22 Ekim 2014 Çarşamba


Her zaman diyorum; ben, 'BDSM düzlemindeki beni' bulamasaydım da dominant karakterli bir adamla olacaktım. Ve o zaman ona Efendi demek yerine 'maço' diyecektim, belki...

Maço ya da Efendi, ben adamın çapkınlık yapmasını pek bi' severim.  Ne yakışır adam olana çapkınlık yapmak... Evet, zaman zaman çok kıskanç olduğum bir gerçek. Her ne kadar bu "kıskançlık" dürtüsünü nadiren yaşasam da kıskanmaktan büyük haz duyduğum da gizlenecek bir faktör değil. Ancak ne hazindir ki kıskanılabilecek adam sayısı hakikaten bir elin parmaklarını geçmez. Abartmıyorum.

Burada bahsettiğim "çapkınlık" elbette bir "adam"ın egosunu tatmin edecek türden bir hovardalık değil. Daha naif bir olgu... Karşısındaki "kıskanç beni" bile gülümsetebilecek, çapkın bir adama yakışacağından hiç kuşkumun olmadığı bir senaryo bu benim için... Sonuna kadar güvendiğim adamı izlemekten, kıskanarak izlemekten haz duyacağımı da çok iyi biliyorum.

Ancak elbette ucunun kaçmaması önemli. Bu senaryoda, o ipin ucunun kaçmaması da tamamen "adam"ın 'doyumuyla" ilgili. Burada fiziksel bir doyumdan bahsetmiyorum elbette. Adamın önce ruhu aç olmayacak ki gözü tok olsun. Aç bırakılmış bir köpek, doyurulsa da, doyurulduğu yeri bilse de başkalarının elinden yemeye tenezzül edecektir zira...

Bunun karşılığında da en tahammül edemediğim senaryo, hakikaten aç kalmış bir köpek gibi her önüne gelene saldıran bir "erkek müsveddesi"... Bir orospu. Bunun adı hakikaten çapkınlık falan değil. Bunun tam adı; "orospuluk". Kadının orospusu çekilir de erkeğin orospusu hakikaten tahammül sınırlarını aşıyor insanın... Önüne konan her eti yiyen bir hayvandan ne beklenebilir ki... Fazlasını beklemek hayal kırıklığı olur.

Ancak hayal kırıklığı tabii ki yaşanabilir... Kızamazsın ki orospuya... Alışmış kuyruk sallamaya... Zaten ne mal olduğunu bildiğin bir "ortalık malı"nın nesine inanıyorsun da kendini üzüyorsun?

Orospuluk, sevilmemek için bir neden değil yine de... Orospular da sevilir, yanına yaklaştırmadığın sürece...


"TheSheRonin"

21 Haziran 2014 Cumartesi








Kedi korkusundan devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline döndürür.
Ve der ki; "Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem."

—ALINTI—

15 Haziran 2014 Pazar





Gittin. Arkana hiç bakmadan çekip, gittin. Oysa ben o tokadı yemeyi hak etmiştim. Ama sen onu indirmek yerine gittin.

Sana defalarca özür mektubu yazdım ardından. Adresleri yoktu. Adresleri sonsuzluktu ve o adreslerden gel istedim. Gel ve hakkım olanı verip, git. Öyle git, istedim. Hayır gitme. Gitme çünkü sensizlik karanlık. Sensizlikte boğuluyorum. Sonsuz bir okyanusta huzur içinde yüzer ve altımdan geçen balıkları izlerken, bir karaltı yayılıyor. Hayır, bu bir geminin kasvetli karaltısı değil. Güneş gidiyor.

Sen güneşin gitmesinin ne demek olduğunu biliyor musun? O gittiğinde altımdaki tüm canlıların rengi değişiyor. Sonsuzluğun rengini alıyor hepsi. Hiçliğin ruhsuzluğunu alıyorlar. Ya yüzleri… Her birinin maskesi düşüyor şimdi. Güneşe yaltaklanmaları son buluyor. Hepsi sevimliliklerini kaybetti. Şimdi benimle yüzmek değil, beni yanlarına çekmek ve belki de tüketmek istiyorlar.

Beni orada bıraktığında kanatlarım beyazdı, hatırlıyor musun? Hatta en geniş kanatların bende olduğunu anlatıyordun. Öyle ki onların altında kimse bana zarar veremezdi. Ben de birçok küçük canlıyı benimle birlikte korurdum. Onlar hep güneşin yanılsamaları. Ama sen nereden bileceksin ki? Gittin sen. Sen hiç güneşin aniden yok oluşuna şahit olmadın.

Hatırlıyor musun? Büyük ışıklar altında keseceklerdi beni… Son anda gelmiş, içeri girmiştin. Büyük ışıkların altında bana söz vermedin mi? “Ben her zaman yanındayım. Gitmiyorum hiçbir yere” demedin mi? Ama gittin. Gitmek kolaydı çünkü.

Şimdi eserini izliyor musun? İzliyor musun beni? Bu savaşı izliyor musun? Kanatlarımı gördün mü? O okyanustan nasıl çıktım sanıyorsun? Ben kuyuların dibinde büyüdüm, Babacığım. Çamura bulanmış kanatlarımı kimse umursamadı. Bazıları yalnızca elini uzattı. Onlara kandım, Babacığım. Elimi uzattığımda kuyunun dibine bıraktılar beni. Kuyunun yüzeyine çıktığımda içine ittiler. Beni kutularda saklamak istediler. Sığamadığım kutulara sokmaya çalıştılar beni. İpler takıp cansız bir bebek gibi oynatmak istediler. Sonra korktum ben Babacığım. Kaçtım. Saklandım. Sabırla rehberlik edip, beni cesaretlendirip, olduğum yerden çıkaracak birini de bekledim. Ama çok geçti. Kendimi dinlediğim zamanlarda artık ben değildim. Hayvandım ben, Babacığım. Hayvandım.

Merak etme, Babacığım. Artık yürürken korkmuyorum. Karanlıkta arkama dönüp, bakmıyorum. Üzerime atlıyorlar, ruhumu kesmek için, kanamıyorum. Ayağıma dolanıyor sefiller… Umursamıyorum. Kuyuların en kuytu köşeleri benim sığınağım. Arka mahallenin çöplükleri benim restoranım. Kutular, kaz tüyü yataklarım. İpler, Babacığım. Onları çözmedim. Ölümlülerin ne yapacağını görmek istiyorum, Babacığım. Beceriksizliklerini gördüğümde asılıp iplerime, aşağı çekiyorum onları olmaları gereken yere, Babacığım. İplerin sahibi sensin. Yalnız sen çıkartabilirsin. O yüzden yalnızca bekliyorum. Gelmeni ya da “gel” demeni, Babacığım.

Sana defalarca özür mektubu yazdım, Babacığım. Yazdım ve sildim. Çünkü özür diledikten sonra uslu durmam gerekiyordu, Babacığım. Ama burada güneş yok. Sen gittikten sonra geri dönmedi. Burada uslu çocuklara yer yok, Babacığım. Uslu olunmayacaksa, özür dilemenin bir manası yok, Babacığım.

by TheSheRonin

7 Haziran 2014 Cumartesi

Sevgili “sefil”,
Dikkatini çekmiştir “sefil”in ‘s’si küçük. Aslında Türkçe’ de hitap kelimelerinin baş harfi büyüktür. Ben de başta öyle yapmıştım. Sonra düşündüm ki buna değmezsin. Gerçekten… ‘Sevgili’ kelimesi de zaten icabetten yazıldı. Küçük bir ironi de diyebiliriz. O kadarını da anlarsın artık, öküz değilsin ya… Gerçi öküzler eminim senden daha akıllıdır, araştırmadım gerçi ama… Doğruluğu kanıtlanmışsa şaşmam.
Hayatımın büyük bir bölümünü işgal ettiğin ya da etmeye çalıştığın için sana nasıl hitap edeceğimi aslına bakarsan uzun uzun düşündüm, “sefil”. Sana HAYVAN desem örneğin, hayvanlara büyük haksızlık olurdu. Üstelik ben hayvanları çok sever, onları mümkün olan her şartta korur, kollarım. Pekâlâ, sana başka nasıl hitap edebilirdim? TEK HÜCRELİ? Yapmaaa… Tek hücrelinin hayatımızdaki işlevi büyük, biliyorsun. Gerçi sen de bir tek hücreliden meydana geldin ama bu ziyan onların hatası olmamalı. OROSPU ÇOCUĞUna ne dersin? Dolu dolu düşündüğün zaman bunun haksızlık olacağını göreceksin. Zira o kadınların ve onların çocuklarının çoğu eminim senden daha şereflidir. Haa, ŞEREFSİZ nasıl? Hayır, “sefil”, onlar da şerefsizliklerinin bilincinde… Yani en azından akıllarının onlar için ayrılmış bir bölümünü kullanarak yapıyorlar, her ne yapıyorlarsa… Bu listeyi uzatabilirim “sefil”. Ama neticede şunu bil; çok düşündüm ve senin için, sana uygun olan en aşağılık hitap kelimesini buldum, “sefil”.
Pekâlâ, sence sen nasıl bir yaratıksın? İnsan ya da hayvan olabilecek kadar yücelemediğine göre balta girmemiş ormanlardaki sürüngenler sınıfının en alt tabakasında ilerlediğini düşünüyorum. Sürüngenlere haksızlık edemem, kusura bakma, “sefil”ciğim.
Sana neler YAPMAMAN gerektiğini anlatsam ve seni neyin “sefil” yaptığını anlatsam anlayabilir misin acaba “sefil”? Anlamasan da şimdi bana bir parça müsaade et de şişmiş içimi dökeyim “sefil”.
Her şeyden önce, erkek ile ADAM arasındaki farkı anlayamıyorsan eğer, boşuna nefes tüketme, bana yazma, “sefil”.
Blog’umun salt seks içerikli bir yayın olmadığını anla “sefil”. İçerisinde (anladığım kadarıyla senin kavrayamadığın) bir zihinsel faaliyet ve altyapı bulunduğunu sana bir kez daha hatırlatırım “sefil”.
BECERME kelimesini okuduğun anda becerilmesi gerekenin iki bacağımın arasında bulunmadığını idrak et “sefil”. “Ağzın mı?” diye sorup daha da ezilme “sefil”.
Bir sohbet konusu oluşturmak üzere bana yazdığında cevap alamıyorsan, salt itaatkâr olduğum için sana yazacağım gibi bir yanılgıya kapılıp, küfredemezsin bana, “sefil”.
Ola ki ben sana cevap verdim. Yazışmanın üçüncü cümlesinin sonunda reddedildiğinde; “kukumu bilmem ne yaparmışsın”, “ağzımı becerirmişsin”, “kıçıma göz dikmişsin”, ben anlamam. O yürek sende olsaydı, konuşmayı bu noktaya vardırmazdın zaten, bunu hepimiz biliyoruz, değil mi “sefil”?
Yazılarımı okuduğunu iddia edip, “Efendin de olabilirim, kölen de” gibi bir mesajla gelme bana, “sefil”.
Bana ilk cümlende köpek ya da fahişe muamelesi yaptığında bunun hoşuma gideceğini düşünüyorsan, aldanıyorsun “sefil”.
Üç tane ünlemi (!!!) yan yana getirdiğinde önünde diz çökeceğimi, yazdığın her cümleyi olumlayacağımı aklın nasıl alır “sefil”?
Rutinde, sokakta karşılaştığın bir kadına “benim ol” diyemiyorsan, klavyenin arkasına yerleşip bana da diyemezsin, “sefil”.
Özellikle, bir şeyi yani itaatkâr ruhumun tek bir adama ait olduğunu ya da olabileceğini anla. Her “diz çök” diyenin önünde eğilmeyeceğimi iyi bil, “sefil”.
Benim hakkımda okuduklarını, hiç bilmediğin halde Google’layıp, bana satma. Örneğin, “seninle ‘asphyxiaphilia’ yapmam gerekiyor, çok acil!!!” deme bana “sefil”.
Beni nasıl iyi becereceğini anlattığında boşalacağımı ya da “ah, evet becer beni” diyeceğimi sanıyorsan, yanılıyorsun “sefil”.
Pipisi olan her erkeğin kukusu olan her kadını becerebildiği bir dünyada, neden sen “GEL” dediğinde gelmediğimi anlamıyorsan, frontal lobunda bir hasar vardır “sefil”.
Aklının derinliğini görememişken, pipinin ebatları umurumda mı sanıyorsun sen “sefil”?
Ben, dövülerek becerilmek istedikten sonra herkese yaptırabilirim bunu asla unutma “sefil”.
Sen her nasıl ki sokaktaki bir kadını durup dururken tokatlayamıyorsan beni de salt itaatkâr olduğum için tokatlayamazsın “sefil”.
İnsanım. Hata yaparım. Ve seninle buluşmak gibi bir hata yapmışsam bu, beni hiç tanımadan sudan bir bahane bulup, kendi arabamın içinde, buluşmanın onuncu dakikasında dövebileceğin anlamına gelmez “sefil”.
Ayakkabı numaramı sorduğunda senin bir ayak fetişisti olduğunu anlamam için bilim adamı olmam gerekmiyor “sefil”. Sonra fetişistler uzak dursun dedim diye sırf, zaafını benden gizlemek için akla karayı seçtiğini inkar etme “sefil”.
Her “DOM”um diyene, elinde tuzlukla hıyarlara koşanlardan biri gibi, koşmayacağımı anla artık “sefil”.
Beynim becerilmediği sürece senin pipini kukuma almaktansa, kulak çubuğuyla kulağımı becerir, ağzımın suyunu akıtırım “sefil”.

by TheSheRonin

4 Mayıs 2014 Pazar

1.    Frontal korteksi işlev görmeyen canlılar,
2.    Amigdalası hasar görmüş yaratıklar,
3.    Erkek geçinip, ADAM olamayanlar,
4.    “Pipi’m var” diye övünüp ‘karı gibi’ kıvıranlar,
5.    “Önüme ne gelse yerim”ciler,
6.    Biseksüeller,
7.    Lezbiyenler,
8.    Çiftler,
9.    ‘Vanilla’lar,
10.   ‘Switch’ler,
11.   “‘Hedonist’im” diye gezinen Sub’lar,
12.   “‘Dom’um” diye gezinen açlar,
13.   “‘Sub’ım ama kölem olsun istiyorum”cular,
14.   “Ben Efendin’im, diz çök köle!” diyenler (ULAN SEN KİMSİN HIYAR?) (Hak ettin sen bunu).
15.   Evliler,
16.   Evli ama mutsuz olanlar,
17.   Evli ve mutsuz olduğu halde kıçı yemediği için boşanamayanlar,
18.   Baba parası yiyenler,
19.   Kendileri bir halt olamayıp, babasının parası ile araba alan ve onun da fotoğrafını profillerine koyanlar,
20.   Kazık kadar adam olmuş ama hala anne-babasıyla yaşayanlar,
21.   Kendi hayatını kendi kendine idame ettirebilmekten aciz olanlar,
22.   Banyoda çekilmiş güzide fotoğraflarını profillerinde paylaşanlar,
23.   Profillerine kendilerini afişe edecek fotoğraflar koyanlar,
24.   Türkçeyi doğru kullanamayanlar,
25.   Türkçeyi doğru kullanamadıkları halde İngilizce mesaj yazanlar,
26.   ‘Google’ı ve ‘TDK’yı kullanabilmekten aciz olanlar,
27.   Profillerimi inceleyip, yazdıklarımın anlamını soranlar,
28.   Yazdıklarımı ‘Google’dan araştırıp saçmalayanlar,
29.    Herkese cevap yazmak zorunda olduğumu sanan tek hücreliler,
30.   Cevap alamayınca küfreden kompleksliler,
31.   Önce “çiçek, böcek, kardeşlik”ten bahsedip, cevap alamadıklarında “ana-avrat” dümdüz giden mallar,
32.   “N’aber?”, “Nasılsın?”, “Selam”, “Merhaba”, “Tanışabilir miyiz?” vb klişe giriş cümleleri ile beni benden alanlar,
33.   Her defasında analarının Türk Kadını olduğunu unutup, Türk Kadını’nı eleştiren zibidiler,
34.   Türk Kadını'nı olur olmadık her bok için "kategorize" edenler (defol git Türk Kadını'yla olma lan o zaman, bok herif),
35.   ‘Kadın’a “bayan” diyenler,
36.   Hakkımdaki hiçbir şeyi okumamış olanlar.

10 Mayıs 2013 Cuma

stop telling me “happily ever after” stories anymore,
do not kill the man whom i adore,
stop telling me if everything  is gonna be alright,
all that was a lie you were my Knight,
do not tell if i won’t be alone from now on
i hate you whispering that lie songs
do not tell if i would never walk alone
you are hurting deeply my bones
do not tell me if you’d never let anybody hurt me
as you already know i have a heart of stone
i am not blaming you took me into your shiny world
as you surely know my eyes’d hurt
it was all my fault, i never wanted to find the way out of my well
unfortunately, trusting you drags me into fail
now, please keep back away from me,
and let me stay in my darkness sea,
how i am thankful to you to teach what lies beneath that key,
let me whisper a secret you to see,
if i try killing my self, i would also lock the door over me…
"TheSheRonin"

24 Mart 2013 Pazar

'His’CorpseBride...





Yüksek tavanlı, dar ve uzun koridorda tek başıma yürürken, yukarıdan kendimi izliyorum. Üzerimde beyaz bir gecelik, eteklerinin kenarlarında dantelden kelebekler, ayaklarım çıplak, soğuk taş zeminde hissiz ve oyuncak bir ayı elimde, tek gözü yok… Yüksek pencerelerin önünden her geçişimde aydınlanan yüzümde durağan ve masum bir ifadesizlik… Ve sessizce attığım her adımda bir çocuğun korkusuzluğu yayılıyor o karanlık koridorlara… Ve yorgun bir kalbin ruhsuzluğunu görüyorum, çocukta… Canımın acıdığını hissediyorum. Taa derinlerde… Acıyı dindirmek için ne yapacağımı bulmaya çalışıyorum. Yapayalnızım… Çocuk korkmuyor belki ama ben çok korkuyorum.

"Korkma" diyor bir Ses, "Güven bana, korkma"

Derin bir sessizlik oluyor ve sesimin çıkmadığını fark ediyorum. Sadece bir yankı duyuyorum:

- Korkuyorum…

"Korkma" diyor Ses yeniden, "ayak izlerimi takip et, ışığı göreceksin."

Ayak izleri mi? Bir Ses’in ayak izleri… Arıyorum ancak bulamıyorum. Endişeleniyorum. Yapayalnızım… Aradığım şeyin neye benzediğini bilip bilmediğimin farkında dahi değilim… Ve kaybolmaktan korkuyorum.

Yoo, hayır, bu bir aldatmaca… O Ses yok, ayak izleri de... Işık? Işık hiç yok Işığın olmadığını zaten uzun zamandır biliyor gibiyim. Ancak her nasıl olduysa o Ses’e kanıyorum. Peki, Sesler yalan söyler mi? Sormak için kelimelerin ağzımdan dökülmesini bekliyorum ancak ağzım kıpırdamıyor. Yeniden bir yankı duyuyorum:

- Sesler küçük kız çocuklarına yalan söyler mi?

"Hayır" diyor, Ses, "Sesler, uslu küçük kız çocuklarına asla yalan söylemez. Ama sen uslu küçük bir kız çocuğu değilsin. Ben o kız çocuğuna söz vermiştim, sen o değilsin. Yalan söyleyen sensin. İşte bu yüzden yalnız kalmaya mahkûmsun. Bu yüzden seni burada bırakacağım, bu karanlıkta kalacak ve ışığı asla bulamayacaksın çünkü senin için ben yokum."

"Gitme. Gidersen nefes alamam." demek istiyorum fakat yapamıyorum. Birileri ağzımı dikmiş olmalı, diye geçiriyorum aklımdan… Elimi dudaklarıma götürmek istiyorum fakat kaldıramıyorum. Dayanılmaz bir ağırlık hissediyorum. Bir anda Ses yok oluyor ve o kız çocuğunu görmemi sağlayan ışık da zayıflıyor. Ona yaklaşmaya çalışıyorum. Kendimi zorluyorum. Onun yüzünü görmek istiyorum. Çünkü o küçük uslu masum bir kız çocuğu… Ses onu nasıl terk eder, diye geçiriyorum aklımdan… Üşüyorum. Bir rüzgâr esiyor, içime işleyen… Sonra Ses’i bir kez daha duyuyorum;

"Bir rüya gördüm" diyor. "ve sen evleniyordun, kedilere bir başkası bakıyordu. İsteyerek ya da zorla, buna evet diyebilecek olan sen değildin. Oradaki senin kılığına girmiş bir başkasıydı. Sonra sen silikleştin ve başkası da silikleşti. Sen başkasıydın. O varsa ben yokum diyordun. Seni arıyorduk ama bulamıyorduk. Var olmak için sürekli kendini tarif ediyordun ama boşluktaki bir ses karanlıkta kayboluyordu. Sonra o ses de sustu. Bir başka ses ‘kapı çoktan kapandı’ dedi. Kapıyı aradık ama bulamadık. Karanlıktı, kapı kapanınca içeri hiç ışık girmez olmuştu. Daha sonra karanlığın içinden beyaz bir şey geçti. O bir hayalet mi, yoksa gelinlik mi anlayamadık. Neden gelinliği çıkartmıyorsun diye sorduk. Çünkü ben bir hayaletim dedi. Seni beyazlar içinde mi gömdüler dedik. Nereye gömüldüğünü hatırlamadığını söyledi. Hayaletten kaçmayı denemedik. Her taraf karanlıktı ve her ne yöne koşarsak koşalım hep aynı yere çıkıyormuşuz gibi gözüküyordu." Ve ekliyor ruhsuzca; "sonra" diyor, "uyandım ve hayat devam etti".

Bir anda kız çocuğunun elindeki oyuncak ayıyı düşürdüğünü görüyorum. Yüzünü sessizce dönüyor. "Hayır", diyorum. "Bu ben değilim. Olamam." Ben, beni tanıyamıyorum. Koridorda öylece salınan ışığa yaklaşıp yüzüme dokunmak istiyorum fakat elim boşlukta asılı kalıyor… Tıpkı yüzüne dokunmak istediğim "şeyin" de asılı olduğu gibi…

Yankıyı son bir kez daha duyuyorum:

- Korkuyorum.

Ses, "korku da bir dilektir ve bütün dilekler gerçekleşir" diyor. "Ve korkmalısın çünkü affedemiyorum ve affedilemeyen her şey çürür ve ölür. Tıpkı senin gibi…"

Yankı yok oluyor. Işık sönüyor ve çığlığım susuyor. Nefes alamıyorum. Ve elbette artık korkmuyorum. Nefesim tamamen kesildiğinde ellerini boğazımdan çekiyor. Derin bir sessizlik içinde son bir kez nefes alıp almadığımı kontrol ediyor ve o da yok oluyor çünkü Ses’in de çok iyi bildiği gibi, affedilmeyen gibi sonunda affetmeyen de çürüyor ve ölüyor…

by TheSheRonin